Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?

Ahmet İNCE gordesgazetesi@gmail.com

Bu Kur'an ne söylüyor, ne anlatıyor diye hiç merak ettiniz mi bilmiyorum. Müslümanların hayatında böyle bir gayret olmadığını, gayet iyi biliyorum. Uzun zamandır, din ve fıtrat araştırmaları üzerine çalışıyorum.
            Hayretle ifade etmeliyim ki bizim yaşadığımızla, Kur'anın anlattığı Müslümanlık arasında dağlar kadar fark var. Kur'anın özelikle düşünmek, akletmek, aklını çalıştırmak kavramları üzerinde, bu kadar ısrarla durması karşısında şaşkınlık içerisindeyim.
            Niye mi? Müslümanlar nasıl olurda aklı iptal eder, düşünmeyi hiçe sayar.
            Aslında bu dert, insanlığın asıl meselesidir. Âdemden bugüne devam edip gelmektedir. Âdem, Allah'ın ikazına rağmen aklını çalıştırmamış ve büyük günah işlemiştir. (Geniş bilgi için Araf suresinin ilk ayetlerine bakınız.)
            Aklın işletilmemesi, düşüncenin iptali, tarih boyunca insanlığın çeşitli felaketler yaşamasına sebep olmuştur. Dini, siyasi, askeri, ticari yönden toplumlar büyük badireler yaşamıştır.
            Bedir savaşıyla ilgili bir olayı anlatarak, konuya girmek istiyorum.
            Müslümanlar Bedir kuyularına geldiğinde, Muhammed Aleyhisselam karargâhın kurulması talimatını verdi. Ancak bazı sahabe, bu karargâh yerinin uygun olmadığı görüşüyle Hz. Peygambere şöyle sordu: 'Ya Resulullah! Buraya karargâh kurmak bir vahiy midir? Yoksa senin şahsi görüşün müdür?'
            Resulullah cevap verdi: 'Vahiy değildir. Kendi görüşümdür.'
            İtiraz eden sahabeler, buraya karargâh kurmanın askeri strateji açısından sakıncalı olduğunu, bu yüzden karargâhın arka plandaki kuyulara doğru çekilmesini ister.
            Durum değerlendirilir ve neticede; Allah Resulü bu görüşü kabul ederek, karargâhı istenilen yere taşır.
            Bu olay; aklın, düşünmenin ne kadar önemli olduğunu gösteren ibretlik bir vesikadır. Aynı zamanda istişarenin, ortak aklın kıymetini anlatan emsalsiz bir derstir.
            O Resul; Kur'an'ı en iyi anlayan, en iyi anlatan ve en iyi uygulayandı. Bir savaşta bile düşünmenin, akletmenin, istişarenin ne kadar kıymetli olduğunu göstermişti. Sadece oradakilere değil, aslında tüm insanlığa göstermişti.
            Bugün abuk sabuk, saçma sapan konularla sünnete uyuyorum diyen Müslümanların hayatında, ne yazık ki o Resulün metodu yok.
            Siyasi veya dini bir lideri sevmek, takdir etmek anlaşılır ve kabul edilir bir durumdur. Ancak bunun sınırı aşıldığında, kutsama vardır. Sevdiğinizi kutsamaya başladığınızda, akıl ve düşünme melekesini kaybedersiniz. Onun hatalarında, kusurlarında, yanlışlarında artık keramet aramaya başlarsınız.
            Bu noktadan sonra, toplumların çilesi başlar. Ağır bedeller ödenir, ancak iş işten geçmiş olur.
            İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur.
            Ortaçağın en karizmatik isimlerinden birisi Hasan Sabbah'tır. Büyük Selçuklu Devleti döneminde yaşamıştır. 12 İmam Şiiliğinin merkezi kabul edilen, Kumm şehrinde doğmuştur. Dini ilimlerde hızla yükselmiş ve belagati kuvvetli bir adamdır. Şii İsmailiye ekolünün en ateşli savunucusudur.
            Dinle devlet işlerinin iç içe geçmesinin en çarpık örneğini, Hasan Sabah göstermiştir. Vaazlarıyla, konuşmalarıyla kitleleri etkilemiş, geniş bir taraftar topluluğu oluşturmuştur. Ünlü Alamut kalesinde binlerce fedai barındırmış, 50'den fazla siyasi cinayete emir vermiştir.
            Ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülkün, bu fedailer tarafından katledildiği bilinmektedir.
            O insanların tamamı, ibadet ve taatlarında kavi Müslümanlardır. Ancak akıllarını rafa kaldırıp, düşünceyi iptal etmişlerdir. Hassan Sabbah'a önce kuvvetli bir âlim diye bağlanmışlar, sonrada onu kutsamışlardır.
            Anlamazsanız, akıl edemezsiniz. Öğrenmezseniz, düşünemezsiniz. Ondan sonra başkalarının kulu kölesi olur, tüm yanlışlara, tüm günahlara ortak olursunuz.
            Devam ediyorum. Goebbels kimdir bilir misiniz?
            Nazi Almanyasında propaganda bakanıydı. Dr. Paul Joseph Goebbels, yüzyılın en iyi propaganda ve reklâm uzmanı olarak kabul edilir. Antik çağ ve Alman Filolojisi okumuştur. 1925'te Alman Nazi partisine katılır. Hitlerle tanışır ve müthiş bir ikili oluştururlar.
            Hitler iktidarına giden yolda ve sonrasında, propagandanın sanayisini kurar. Bu propaganda Alman toplumunda, aklı ve düşünceyi paramparça eder. Goebbels şöyle der: 'Öyle bir büyük yalan söyle ki herkes inansın.'
            Onun bu söylemi, propaganda sanatında tarihe 'Büyük Yalan' olarak geçer. İnanılmaz teknikler kullanır. Bu sayede asıl düşünceyi ustalıkla saklayıp, insanları uyutur. Büyük sermaye desteği ile basın yayın kuruluşlarını ele geçirir. Yürürlükte olan pek çok yasayı değiştirir. İsteği doğrultusunda, geleceği garanti altına alacak kanunlar çıkartır.
            Polis sayısını ve yetkilerini arttırır. İstihbaratı güçlendirir. Fişleme ve takip düzeni ile korku ortamı oluşturur.
            Bu öyle biçilmiş ve ölçülmüş bir propaganda sistemidir ki nihayetinde, Almanlar istisnasız şöyle düşünmektedir: Hitler Alman halkı ve toprakları için canını vermeye hazır, kendisi için hiçbir şey istemeyen, yiğit ve yürekli bir liderdir.
            Siyasi bir lideri beğenme ve takdir duygusu, Büyük Yalan propagandası ile sınırı aşmış, kutsama evresine girmiştir. Yani artık akıl işlememekte, düşünce işe yaramamaktadır. Toplumun böylece beyni uyuşturulmuş, gerçek niyet adım adım devreye sokulmuştur. O yıllarda bazı hastaların, Hitlerin elini sıkarak iyileştiği söylenmiştir.
            Bu şartlarda kim tenkit edebilir, kim itirazlarını dile getirebilirdi?
            Neticede hem Almanlar hem diğer toplumlar, büyük bir felaket yaşadı. 6 milyon civarında Yahudi öldürüldü. Hitler intihar ettikten kısa bir süre sonra, Goebbels şöyle dedi: 'Führersiz bir dünyada çocuk yetişmez.'
Böylece 6 çocuğunu zehirleyerek öldürdü. Hem karısının ve hem kendisinin kafasına sıkarak intihar etti.
            İlginçtir, Goebbels propaganda sanayisini kurarken yine dine dayanıyor ve şu tespiti yapıyordu: 'Hıristiyanlığın bu kadar etkili olmasının sebebi; aynı şeyi 2000 yıldır tekrar ediyor olmasıdır.'
            Kur'an anlatmaya devam edecek. Kıyamete kadar anlatacak. Fakat insanlar anlamamakta inat edecek.
            Vaaz kültürü, sosyal ve dini hayatımızın değişmezi. Masal, hikâye anlatanı severiz. Ağzı laf yapanı beğeniriz. Hele, vaaza bayılırız. Okumayı, araştırmayı hiçe saymış; akletmeyi sevmeyen, düşünmeyi zahmet bilen bir toplumun Müslümanlığı ne kadar olur.
            Ne kadar olursa, işte o kadar olur. Sen hiçbir şey bilmiyorsun zaten. Sana vaaz edene ruh gibi bağlanıyorsun. Ne kadar doğru anlatıyor, ne kadar derinliği var, bilme imkânın yok. O anlatılanlar seni bir istikamete götürüyorsa ne yapacaksın.
            Şunu yapacaksın; bedelini ödeyeceksin, önce dünyan sonra ahiretin kararacak.
            Fetullah Gülen bir vaizdi. Kur'anın yerine risaleyi ikame etmiş bir anlayış ve gelenekten geliyordu. Kur'anın ruhuna aykırı bu geleneğin devamı, daha farklı bir çarpıklığı toplum hayatına hâkim kıldı.
            Gülen lirik bir havayla konuşuyor, bazen ağlıyor, bazen baygınlık geçiriyordu. Her geçen gün kitleleri avucunun içine alıyor, kendi ruh istikametine doğru onları sürüklüyordu. Kur'anda olmayan, Resullullah'ın göstermediği pek çok konuyu dinin içine sokuyor, insanların inanç dünyasını sallıyordu.
            Diplomalı diplomasız, bileni ve bilmeyeni bu macerada akıllarının iptal edildiğini, düşünme yeteneklerinin ortadan kaldırıldığını fark edemiyordu. Söylediğinizde size şiddetli itiraz ediyorlar ve hatta sizin Müslümanlığınızı sorguluyorlardı.
            Sadece aklını ve düşüncesini kaybetmiyordu toplum. Parasını, geçimini, istikbalini de bu büyülü vaaza teslim ediyordu. Sizin için o akıl ediyor, o düşünüyordu. Siz sadece itaat etmek, söylenileni yapmak zorunda kalıyordunuz.
            Bu maceranın sonu ne oldu? Anlatmama gerek var mı? Toplum olarak yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.
            Ne diyor Kur'an? 'Aklını çalıştırmayan bir toplumun üzerine Allah pislik yağdırır.'