Hiç Hayaliniz Oldu mu?
Her başarı hikâyesinin temelinde, kurulan hayaller vardır. Önce ruhlarda şekillenir, sonra akıl ve mantıkla yolu aranır. Ulaşılmaz bir sevda gibi peşine takılırsınız. İnatla, inançla ve azimle koşarsınız ardından.
Büyük buluşların sahipleri, aslında büyük hayalciler değil midir?
Bir hayal kurma hikâyesiyle, konuya girmek istiyorum:
-Bir at terbiyecisinin yedinci sınıfa giden oğluna, okulunda bir kompozisyon ödevi verilir. Kompozisyonun konusu; öğrencilerin gelecekte ne yapmak istedikleri' üzerinedir.
Çocuk altı sayfalık bir kompozisyon yazar. Gelecekte bir at çiftliğine sahip olmak istediğini belirtir ve bunu bütün detayları ile anlatır. İki yüz dönümlük arazi üzerine kurulan çiftliği çizdiği planında; binalar, ahırlar ve koşu yolları vardır. Hatta sekiz yüz metrekarelik çiftlik evinin, ayrıntılı çizimini dahi yapmıştır. Arzuladığı, yüreğinde hissettiği hayalinin anlatımını, tüm detayları ile kağıda dökmüştür.
Kompozisyonunu öğretmenine verir ve iki gün sonra geri alır. Kâğıdın ortasında kocaman bir sıfır ve beni ara' notu yazılmıştır.
Çocuk neden sıfır aldığını öğretmenine sorar. Aldığı cevap şöyledir: 'Bu senin için gerçekçi bir hayal değil. Paranız yok, gezginci bir aileden geliyorsun. At çiftliği kurman için çok paraya ihtiyacın var. Bunu başarman imkânsız. Eğer kendine daha gerçekçi bir hedefler belirleyip kompozisyonu yazarsan, sana yeniden not veririm.'
Çocuk evine döner ve üzerinde düşünür. Babasına danışır. Babası oğluna şunu der: 'Bu konudaki kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim.'
Birkaç gün düşündükten sonra çocuk, kompozisyonu değiştirmeden olduğu gibi öğretmenine geri verir. Şaşkınlık içindeki öğretmenine aynen şöyle der:
'Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin, ben de hayallerimi!'
O yedinci sınıfa giden çocuk, bugün iki yüz dönümlük arazi üzerine kurulmuş sekiz yüz metrekarelik evinde oturuyor. Yazdığı kompozisyon ise şöminenin üzerinde çerçevelenmiş asılı duruyor.- ( Bkz, Cengiz Erşahin- Sır, sf: 5758 )
Ortaokulu bitirdiğimde, Gördes'te lise yoktu. Yolum İzmir Atatürk Lisesine düştü. Üç yıl yatılı okudum. Esnaf bir ailenin çocuğu idim. Manifaturacılık yapan bir ailenin, en küçük ferdiydim. Bir asrı geçen ticari geleneğimiz vardı Gördes'te.
O yıllarda, Çarşamba günü öğleden sonra okul olmazdı. Cumartesileri ise öğleye kadar eğitim vardı. Babam İzmir'e mal almaya geldiğinde, ya Çarşamba ya cumartesiyi tercih ederdi.
Babamın her İzmir'e gelişinde, bende yanına gelirdim. Beraber Peştamalcılar Çarşısına gider, mal beğenirdik. Basma, pazen topları rengârenkti. Seçmek bir hünerdi. Bana, sende beğen ve seç bakalım derdi.
O yaşlarda seçmeyi ve beğenmeyi ve renkleri tercih etmeyi öğrenmiştim. Bu, işimiz açısından çok önemliydi. Gördes'in kaç köyü varsa, hangisi hangi rengi ve hangi deseni beğenir, beynime işlerdim.
Ancak beni en çok etkileyen, Çankaya Peştamalcılar Çarşısındaki mağazalar idi. Oldukça geniş ve büyük, kimisi iki ve üç katlı mağazalar ruhumda geniş akisler uyandırırdı.
İşimiz bitip mallar ambara verildikten sonra, babam Gördes'e, ben de okula dönerdim.
O yarım günün heyecanı ile mest olurdum. Beğendiğim basma, pazen topları dükkânımızda raflara çıkacak, ben olmasam da satılacaktı. Gece uzun süre uyuyamazdım. Alışveriş yaptığımız mağazaların heybeti, gözümün önünden gitmezdi.
Hayal kurmaya başlardım. Bir gün, bizim de böyle bir mağazamız olacak mı? Büyük ve geniş, içinde müşterilerin rahatlıkla gezip, alış veriş yapacağı bir mağaza.
Hep o hayalle yaşadım yıllarca. Ama kimseye söylemedim. Ruhumu yakan amansız bir ateş gibi, yandı hep. Yıllar ve şartlar, çoğu zaman imkân vermedi. Ancak inancımı ve arzumu, hiçbir zaman kaybetmedim.
Gün geldi, inat ve sabırla vazgeçmediğim hayal gerçeğe dönüştü. Bir iş yerim oldu, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum. Peştamalcılar Çarşındaki mağazalar gibi geniş ve büyüktü.
Hayal kuranlar, hayalinin peşinden inatla gidenler başarıyor.
Benim ülkemde, yıllardır çok tartışılan bir konu vardır. Nasıl bir gençlik yetiştirelim?
Muhafazakâr mı? Dindar mı? Milliyetçi mi? Sosyal Demokrat mı? Devrimci mi?
Çok uğraşmışızdır bu konuda. Yıllar heba olup gitmiştir. Hayali olmayanların ideali olur mu hiç?
Eğer yetkili bir makamda olsaydım, çocuklarımıza hayal kurmayı öğretecek bir eğitim modeli koyardım ortaya.
Toplum hayatı böyledir, devlet hayatı böyledir. Hayali olmayan toplumlar, kısır döngüler ve kavramlar arasında sıkışır kalır.
Mesela şöyle bir soru sorulsaydı bana: Hayal kuran son Türk kimdir?
Hiç düşünmeden şu cevabı verirdim: Mustafa Kemal Atatürk
Niye mi?
Bir imparatorluğun çöküşünü, 9 düvele karşı mücadelesini, nihayetinde Anadolu topraklarını müdafaasını göz önüne getirin. Taş taş üstünde kalmamış. Bıkkınlık ve imkânsızlıklar çökertmiş insanımızı. Para yok, pul yok savaşacak. Mandacılar türemiş dört bir yanda. Hasta adamı bölüşmek için üşüşmüşler topraklarımıza.
Neticede; akla, mantığa, duyguya ümit aşılayacak hiçbir materyal kalmamış ortada.
Bu kadar yok ve yokluk içinde, birisinin hayal kurması gerekiyordu. M. Kemal o günlerde arkadaşlarına, Namık Kemalin Vatan Kasidesindeki şu mısralarını, değiştirerek okuyor ve kurduğu hayali açıklıyordu:
Vatanın bağrına dayamış düşman hançerini
(Bulunur elbet) kurtaracak bahtı kara maderini. ( yoğ imiş / bulunur elbet )
Çalkantılarımız, buhranlarımız, münakaşalarımız, ihtilaflarımız niye acaba?
Çünkü hayal kuran son Türk Atatürk'tü. Başka da çıkmadı'..