Geçen hafta, nadiren imkân bulabildiğim bir seyahat gerçekleştirdim. Alanya-Antalya dönüşünü, Isparta üzerinden yaptım. Çünkü beni, Isparta'ya çeken önemli bir arzu ve merak vardı.
Birkaç devre imza atmış, memleketin kalkınma hamlesine ölümsüz katkılarda bulunmuş bir ismin köyüne gidecektim. Orası, Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslam köydü.
Türkiye'ye bir başbakan, bir cumhurbaşkanı hediye eden bu köy, çocukluğumdan itibaren hep merakımı çekmiştir. 60 ve 70'li yılların 'İslam köylü Çoban Sülo' fırtınası, ruhumuzda silinmez izler bırakmıştır.
Vefatından sonra; İslam köyde adına yaptırılan Demirel Külliyesi, uzun zamandır görmeyi arzu ettiğim bir mekândı. Eşimle beraber özellikle gittik, bulduk ve gördük.
Giriş kapısının üzerinde Demirel Külliyesi' yazıyor. Geniş ve ferah bir iç mekân, bahçenin gülistan güzelliği hemen göze çarpıyor. Fıskiyelerin çimleri suladığı havuzlu bahçenin ortasında, Süleyman Demirel'in heykeli sizi karşılıyor.
Külliye içindeki müzenin mimarisi harika. İçeriye girdiğinizde gözünüz kamaşıyor. Süleyman Demirel adına ne varsa sergilenmiş müzede.
Sıra sıra diplomaları, kıyafetleri, şapkaları, siyasi hayatını anlatan ölümsüz fotoğraflar ve yazılar, memlekete vakfettiği bir ömür, mücadelesi ve daha nicesi mükemmel pano ve kompozisyonlar içerisinde sergilenmiş.
Bu tarihe tanıklık etmiş birisiyim. Maziyi yeniden yaşarken, hüzünlü ve gururlu bir iç geçirdim. Memleket meselelerine kafa yoran bir insan olarak, memleketi ayağa kaldırmış bir büyük devlet adamını izledim müzede.
Memleket yönetmek kolay mı? Bağrı yanık, yüreği çorak Anadolu'yu ayağa kaldırmak, insanını kalkındırmak öyle kolay mı? Bilgi ister, marifet ister, kariyer ister. Diplomalarının sergilendiği bölümün önünden, uzun süre ayrılamadım.
Türkiye; bugün üzerine bir şeyler koymaya çalışıyorsa, temelinde Süleyman Demirel vardır. Demirelli yılların azmi ve gayreti olmasaydı, bugün çok şeyimiz eksik olurdu.
O sadece Adalet Partisinin genel başkanı değildir. O, sadece başbakan değildir. O sadece Cumhurbaşkanı değildir. O, Anadolu'nun kaderine istikamet veren, bir büyük Türkiye sevdalısıdır.
O sevdayla yollara düşmüş, çoğu kez önü kesilmiştir. Onun Türkiye sevdasına akıl erdiremeyenler, 60 ve 70'li yılların kör ideolojik girdaplarında yüzmüşlerdir. Demirel'e eşlik edeceklerine, önüne kütük olmuşlardır. Başka bir deyişle; Türkiye'nin önüne kütük olup, zaman kaybına yol açmışlardır. Askerinden üniversitesine kadar bütün elit kesimler, Demirel'in misyonunu anlayamamışlardır.
Neydi bu sevda?
Müzede fotoğraf makinemin deklanşörü hiç boş durmadı. Her bölümü kare kare fotoğrafladım. Ve o sevdanın ne olduğunu, bir kez daha anlama fırsatı buldum.
35 yaşında DSİ genel müdürü, 40 yaşında başbakandır Süleyman Demirel. Başbakanlıktan önce başlamıştır bu sevda. DSİ genel müdürü olduğu gün, yaptığı ilk icraatı şöyle anlatır:
'1955 yılında genel müdürü olduğum DSİ'nin kapısına şunu yazdım; Görevimiz, Türk insanının muhtaç olduğu suyu bulmaktır.' '
Yıllar sonra, bu sevdanın özetini şöyle ifade edecektir:
'250 barajın, 1000 göletin sahibiyim.'
Bu sevda, yanık bir ateşle beslenmektedir Demirel'de. Yol, su, elektrik başlıca ihtiyaçlardır. Bağrı yanık Anadolu'nun ve çilekeş insanımızın gerçeğini dile getirecek ve şunu söyleyecektir:
'Evet, benim devraldığım Türkiye Cumhuriyetinde, 1965'te ancak 300 köyünde elektrik vardır.'
1965 ve 1969 yılları, Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma hızını yakalamışız. Yüzde altı buçuk büyüme, Demirel'in eseridir. Bunu geleceğin sigortası olarak gören Demirel, en veciz ifadelerini kullanacaktır:
'Toplumun talepleri var. Su istiyor, yol istiyor, elektrik istiyor, fabrika istiyor, gübre istiyor, daha iyi yaşamak için tedbir ve çare istiyor.
Bence; Türkiye'nin geleceğine en güzel işarettir bu.'
Onun için demokrasi demek, uzlaşma rejimi demektir. 'Barışmayı bilmiyorsan, kavga etme' sözü ona aittir. En ağır siyasi bunalımlarda, mutlaka bir uzlaşı yolu bulmuştur. Siyasette, nezaketi parıldatan bir isim olmuştur.
Mühendislik ve diğer meziyetlerinin yanında, edebi belagati, nüktedanlığı ile hep dikkat çekmiştir. En zor meseleyi, bir iki kelime ile ifade kabiliyetine sahiptir. Rakiplerini eleştirirken asla kabalığa düşmemiş, nükte ve hicivle gereğini yapmıştır.
Demirel sade ve mütevazı bir adamdır. Gösterişi ve şaşaayı sevmez. Oturduğu makamın hakkını verirdi. Toplumu kucaklamayı, birinci görevi bilirdi. Nasıl bir mütevazılık diyorsunuz içinizden.
İşte bir hatırası:
' 10 Ekim 1965 seçim gecesi çok yorgundum. Sesim kısılmıştı, biz üzerimize düşeni yaptık, artık söz bize ait değil' dedim eşime.
Sonuçları biraz takip ettim. 11'de yattım.
Sabah saat 7.30'da kalktığımda, başucumdaki radyo Adalet Partisi seçimi kazandı' diyordu.
İşte o an, omuzlarımın üzerine büyük bir yük yüklendiğini hissettim.'
Cumhuriyetin kıymetini anlatan ifadelerin yer aldığı, panonun önünden ayrılamadım. Cumhuriyetin kıymeti, Atatürk'ün kurduğu bu sistemin ne anlama geldiği, ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi:
'5 sınıflı kerpiç bir binadan okuyarak geliyorum.
Bu benden çok, Türkiye Cumhuriyetinin övüneceği bir şey.
Bu bir köylü çocuğuna, her şeyin açık olması demektir.
Öyleyse Cumhuriyetin eşitlik ilkesinin değerini iyi bilelim.
Aman bu ülkenin değerini iyi bilelim.'
Türkiye'yi anlayabilmek, nereden nereye nasıl geldiğimizi görebilmek için Demirel'i fark etmek lazım. İmkânı olan herkesin, İslam köydeki Demirel Külliyesini gezmesini tavsiye ederim.
Bu vesileyle, Süleyman Demirel'i rahmet ve minnetle anıyorum.
YORUMLAR