Böyle bir başlığı, ilk defa duyuyorsunuz. Kâbe'nin iktisadi temeli nedir diyeniniz de olabilir. Din adına, dinden uzak bir eğitim sisteminde böyle bir konunun, şimdiye kadar kaleme alındığını sanmıyorum.
Kâbe'nin iktisadi temellerini anlatmadan önce, yaşadığım iki olayı sizlere aktarmak zorundayım.
90 yıllarda, hac organizasyonlarının içinde oldum. Çok genç yaşta o yollara düştüm, ciddi sorumluluklar aldım. 1992 yılında kalabalık bir kafilem vardı. Bu işe başlarken, hac konusunda literatürde ne varsa indirdim. Müthiş bir merak ve arzuyla, hac konusuyla ilgili ne varsa didik didik ettim.
Sonunda hacla ilgili her soruya, kaynağı kaynağına cevap verebilecek hale geldim.
O yıl, ilk durağımız Medine idi. Kusursuz bir organizasyondu. Hacı adaylarını odalarına yerleştirmeye çalışıyorum. Memleketçilik, hemşericilik illetinden kurtulamayan bazı adaylar problem çıkardı.
Onunla kalmam, bununla yatmam diyenlerin ısrarları yüzünden bunaldım.
Ahmetli ilçesi Yeniköy'den, İbrahim isimli bir hacı adayım var. Bunaldığımı fark etti ve yanıma geldi. Üç kişilik bir guruptu. İbrahim amca kulağımı şöyle fısıldadı:
'Evladım! Üzme kendini. Bizim odayı isteyene ver. Ben merdivenlerde de yatarım. Sen beni, bu mukaddes beldelere kadar getirdin ya bu bana yeter. Üzülmene gönlüm razı olmuyor.'
Sarsıldım ve paramparça oldum. Bir aşk ve iman abidesi duruyordu karşımda.
Medine'nin serin bir akşamında, baş başa görüştüm onunla. Anlattıkları karşısında tuz buz oldum.
İbrahim amca köyünde çiftçilikle uğraşıyordu. Bugüne kadar helal kazanıp, helal harcadığını söylüyordu. 5 yıl boyunca tarladan kazandığını, kuruş kuruş biriktirerek bu yolculuğa hazırlanmıştı. Bu para onun için, anasının ak sütü gibi helaldi. Hac parasının içine; zerre miktar haram, haksız, yalan, faiz kazanç giremez diyordu.
Hangi diploma, hangi cemaat, hangi tarikat bu terbiyeyi vermişti ona? Elbette hiçbirisi.
Ertesi yıl, yine kalabalık bir kafile ile yolculuğa hazırlandık. 1993'te diplomatik bir kriz meydana geldi ve bazı kafileler, vize yüzünden yola çıkamadı. Onların içinde biz de vardık. 148 hacı adayımla çok zor günler geçirdik.
Hac paralarını önceden toplamıştık. Adaylar, bu defa paranın derdine düştü.
Şirket, paraları bir ay içerisinde bana teslim etti. Herkesin parasını kuruşu kuruşuna, dolar cinsinden iade ettim. Acılı ve zor zamanlardı benim için. Fakat hepsini gölgede bırakan ve beni parçalayan bir olay yaşadım.
İzmir'den bir hacı adayım vardı. Parasını iade ettikten sonra beni aradı. Teşekkür edeceğini sanıyordum. Dedi ki 'Paraları aldık. Ancak bunun faizi ne olacak?'
Arada geçen zaman üç aydı.
Ne diyeceğimi bilemedim. Gencim, atak hallerim var. Ama yaptığım iş boyumun üzerinde. Hele bildiklerim ve öğrendiklerim. Nasıl böyle bir istekte bulunabilir. Kâbe'ye yüz süremediğine üzülmüyor, parasının faizini dert ediniyor.
Sen belirle dedim. Miktarını bilemiyorum. Çünkü bana, hakkını helal etmeyeceğini söylüyor. Sonunda istediği miktarı da gönderdim. İsmini bugün hiç hatırlamıyorum.
O yıllardan geriye; bir İbrahim Amca kaldı, bir de parasını faiziyle alan o adam. Sonra duydum ki ertesi yıl hacca gitmiş.
25 yıl, beynimi zehirli bir kıymık gibi kemiren o meseleyi yazmak, bugüne nasip oldu.
Evet, Kâbe'nin iktisadi temellerini yazacağım.
Allah Resulü 35 yaşlarında, ilahi görevden 5 yıl öncesi. Mekke'de kuvvetli bir sel felaketi yaşanır. Kâbe, bu felaketten muazzam etkilenir ve yıkılmaya yüz tutar. Kureyş, binanın yenilenmesine karar verir.
Kabile asabiyetinin zirvede olduğu yıllardır. Bir anlaşma yapmadan, işe başlamak mümkün değildir. Yapılacak işler, kabilelere taksim edilir. Ancak bu yeterli değildir. İbrahim'in Allah'ın emriyle inşa ettiği bu evi yenilemek için, bazı ilkelerin hayata geçirilmesi lazımdır.
Kureyş kabileleri Kâbe'yi inşa ederken, şu ilkelere sadık kalacaklarına söz verdiler:
Helal mal kullanacaklar, fuhuş ücreti kullanmayacaklar, faiz parası kullanmayacaklar, haksızlıkla elde edilen kazanç kullanmayacaklar. (Geniş Bilgi için bakınız; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, Safiyürrahman Mübarek Furi, sahife:68 )
İnşaat tamamlanıp Hacer-i Esved taşının konmasına sıra geldiğinde, büyük bir problem çıktı. Hangi kabile taşı yerine koyacaktı? Kılıçlar çekildi, savaş vaziyeti alındı. Her şey bir anda gelişebilirdi.
Ebu Ümeyye, durumun nazikliğini görünce, bir teklif sundu kabilelere. 'Bekleyelim, Kâbe'nin kapısından ilk giren kim olursa, taşı yerine o koysun.' dedi.
Teklif kabul edildi. Merakla beklemeye başladılar. Bir müddet sonra, bekledikleri o insan kapıdan göründü. Hz. Muhammet'ti içeri giren.
Kabilelerin hepside sevindi onu görünce. Tamam dediler, Bu Muhamed-i Emin'dir. Ona güveniriz.
Kureyşin teklifini kabul etti Muhammed Aleyhisselam. Bir örtü istedi. Getirdiler. Taşı örtünün ortasına koydu. Her kabile bir ucundan tuttu ve kaldırdılar. Böylece taş bugünkü yerine, Muhammed Aleyhisselam tarafından kondu.
Mekkeliler Allah'a inanıyordu. Her hac döneminde, gelen hacılara ikramda bulunuyor, kurbanlar kesiyorlardı. İbrahim'den gelen tebliği unutmuş değillerdi. Kâbe'nin inşasında fuhuş ücretini, faiz kazancını, haksız kazancı reddediyorlar, helal kazancı şart koşuyorlardı.
Ne garip değil mi? O Mekke halkı aynı zamanda fuhuş içinde yüzüyordu. Evlilikler sapık fuhuş ilişkileri ile yapılıyordu. Faiz anormal biçimde insanları köleleştiriyor, bu düzen makul sayılıyordu. Kabileler yoksulları sömürüyor, haksız kazançlar elde ediyordu.
Bildikleri ve inandıklarıyla, yaşam biçimleri arasında müthiş bir çelişki yaşadılar. Bu yüzden Allah'a inanırken, şirke düştüler. Aracılar koydular Allah ile aralarına. Fuhuş, hırsızlık, haksız kazanç, kumar ve faiz düzeninin devam etmesi adına, sahte ilahlara sarıldılar. Sonra da, onlar bizi Allah'a yaklaştırıyor dediler.
Bugün itibarıyla;
İbrahim Amcaların sayısı bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar azaldı. Hac parasının benden faizini isteyenlerin sayısı, sayamayacak kadar çoğaldı.
Kâbe'nin inşaat temelleri yerli yerinde duruyor. Ya iktisadi temelleri?
YORUMLAR