Modern tarih metodolojisi, günümüzde yaşanan her türlü siyasi, sosyal ve iktisadi olayı anlamamızı sağlıyor. Çünkü geçmişi, bilgi ve belgeleriyle didik didik ediyor. Neden ve niçin sorularına cevap veriyor.
Bunu niçin önemsiyorum.
Bu metot, bize şunu öğretti. Birincisi, tarihin devamlılık kanunu var. İkincisi, determinist karakteri var. Yani siyasi, sosyal ve iktisadi meseleler; benzer şartlar oluştuğunda aynı neticeleri veriyor.
Dünü anlamadan, bugüne anlam veremezsiniz. Bugüne anlam veremezseniz, yarını anlamlandıramazsınız.
Tarihin en trajik vakıalarından birisi, Osmanlının batışıdır. Dikkatinizi çekmek istiyorum. Osmanlının çöküşünden değil, batışından bahsediyorum. Tarihi seyir, şunu göstermiştir. Devletlerin çöküşü, iktisaden batışı ile gerçekleşir.
Dün, bugün ve yarın; tarihin devamlılık kanunu hiç aksamıyor. Dokunulmamış sayfalara dokunarak, anlatmak istiyorum.
Uzun asırlar, Akdeniz ve ipek yolu ticareti ile güçlü bir ekonomiye sahip olan Osmanlı, bir cihan devletiydi. 18yy'dan itibaren, Avrupa'da coğrafi keşifler ve pozitivizmin katkılarıyla, dünya dengeleri değişmeye başladı.
Bunun sonucu olarak, Akdeniz ve ipek yolu önemini kaybetti. Dünya ticaret yolları Atlantiğe kaydı. Avrupa, sanayi devrimi ile büyük mesafeler aldı. Yeni bir sermaye sınıfı oluşturdu. Bütün bunlar olurken, Osmanlı gelişmeleri şaşkınlıkla izledi.
Ağır siyasi bunalımlar ve savaşlar yüzünden, devlet bitkin düştü. Tarihinde ilk defa, enflasyonist baskılarla karşılaştı. Akçenin değer kaybetmesi, yeniçeri isyanlarının temelini oluşturdu.
Saray kapısına dikilen yeniçeriler, 'Zuyuf Akçe' nidalarıyla padişahların kellesini istedi.
Mısır meselesi aşırı kafa ağrıtınca; Osmanlı, İngiltere'yi yanına çekmeyi hesap etti. İngilizler kurnazdı. Bu isteğin karşılığını fazlasıyla aldılar. İki ülke arasında, Balta Limanı antlaşması imzalandı. Yıl 1838 idi.
Şimdi bu antlaşmanın maddelerine bakalım.
İngiltere herhangi bir malını iç ve dış pazarlarda doğrudan satabilecek.
Mal alım ve satımında belge istenmeyecek.
İngiliz tüccarlar, yerli tüccarlar kadar vergi ödeyecek
Yabancı mallar boğazlardan serbestçe geçecek
Antlaşma sürekli olacak ve tüm Avrupa devletleri için geçerli olacak'.
Bal mı, börek mi? Yoksa kaymaklı kadayıf mı? İşin özeti, kapitülasyonun alası..
Yıl 1854. Bu defa baş ağrısı Kırım. Savaş hazırlıkları var. Ancak devletin yeterli parası yok. Ne yapmak lazım? Para bulmak lazım. İngilizler ne güne duruyor. Zaten paçayı kaptırmışsın. Çaktırmadan bekliyorlar. Nasıl olsa kucağa düşeceksin.
4 Ağustos 1854 günü; Padişah Abdülmecit çıkardığı fermanla, 'Borç Akdine' izin verdi. Londra merkezli Dont and Company ve Goldmith and Company bankalarının Paris şubesinden, 200 bin sterlin borç para aldı Osmanlı.
Bu para, Osmanlının tarihinde aldığı ilk borç paradır.
Sonra mı diyorsunuz? Sonrası tam bir felaket.
1854 ile 1874 yılları arasında, Osmanlı 15 ayrı kalemde daha borç aldı. Bunları buraya yazmıyorum artık. Ancak dikkatinizi çekmek için, şu kadarını söylemek zorundayım. Bu 20 yıllık sürede, alınan borç miktarı 239 milyon liradır. Buna karşılık, devletin kasasına giren para 127 milyon liradır. Aradaki farkın nereye gittiğini, herhalde anlamışsınızdır.
Borç batağına saplanan bu devlet, Galata bankerlerinin eline düştü. Devletin gelirlerinin %60'ı borç ödemelerine gitti. 1875'de Sultan Abdülaziz'in sadrazamı Mahmut Nedim Paşa tarafından, moratoryum ilan edildi. Yani devlet iflasını resmen ilan etti. Sonra ödenemeyen borçlar yüzünden, 1881'de Duyun- u Umumiye kuruldu. Nedir bu Duyun- u Umumiye diyeceksiniz.
Alacaklılar, devletin gelirlerine el koydu. Yeni vergiler ihdas edip, devlet gelirlerini borca mahsup etti. Bu borçların en son taksitini, ne zaman ödedik biliyor musunuz? 1954 yılında, yani ilk borcu aldığımız tarihten tam 100 yıl sonra.
Peki, Osmanlı aldığı bu borç paraları ne yapmış. İşin en acıklı tarafı burada gizleniyor. Başta savaş giderleri olmak üzere, cari harcamalarda ve saray inşaatlarında kullanmış.
Devlet batarken ihtişamlı saraylar yapmak ve bunu borç paralarla yapmak, nasıl bir akıl ve nasıl bir vicdandır. Kafayı taktım bu işe ve araştırdım. Sizinle paylamak istiyorum.
Çırağan Sarayı, 1871 yılında tamamlanmış
Dolmabahçe Sarayı 1856'da tamamlanmış
Beylerbeyi Sarayı 1864'de inşa edilmiş
Yıldız Sarayı aynı yıllarda yapılmış.
Devlet batarken, yüklü faizlerle para bulacaksın. Sonra da saraylar yapacaksın.
Bu tarih bizim. Bu tarih; mehter marşı değil. Bu tarih; at nalı, kılıç şakırtısı değil.
Daha iyi anlaşılsın diye, o çöküş yıllarından bir sayfa daha açacağım.
Sultan 2. Abdülaziz döneminde; İstanbul'a getirilen gazeteci Charles Mismaire, Fransızca La Turquie isimli bir gazete çıkarır. Onun İstanbul Geceleri isimli eserinde, şu ilginç olay anlatılır:
Gümrük nazırı Kani Paşadan dinlemiştim. Sultan Aziz'in israflarına karşı çıkılması Bakanlar Kurulunda kararlaştırılır ama Padişah'a gerekli tedbirleri kim söyleyecektir?
O gün Ali ve Fuad Paşalar beraberce saraya giderler. Sultan, hazinenin para sıkıntısı içinde olduğunu söyleyince, Fuat Paşa ( Keçecizade) hemen söze girer: 'Şevketmeab, büyük amcanız şehit Sultan Selim Han, hazine boş ve ordu ve donanma için akçe şart olduğunda, saraydaki bütün altın ve mücevherleri darphaneye göndermişti. Bugünkü şartlar daha ağırdır. Fedakârlık mülk-ü milletin sahibinden gelecektir.'
Aşırı alıngan ve azametli Sultan Aziz, kaşlarını çatarak şu cevabı verir: 'Yani Paşa, Sultanların su içtikleri altın tasları darphaneye gönderip, onlara bakır tas mı verelim dersin..'
Borç alacaksın, saray yapacaksın. Hazinede para yok diyeceksin, altın taslar kullanacaksın. Sana gösterilen akılcı ve mantıklı çözümleri, saltanat kaygısıyla kabul etmeyeceksin. Daha vahimi, sana bunları kim söyleyecek diye etrafını korkutacaksın.
Ve Osmanlı böyle battı. Batan her devlet çöker. Tarihin hükmüdür. Batmadan çöküş olmaz.
Onun için söylüyorum. Tarih; at nalı, kılıç şakırtısı değildir. Tarih; mehter marşı değildir.
Tarihin devamlılık kanunu var, determinist karakteri var.
Geçmişi anlayabilirsen, bugüne anlam verebilirsin. Bugünü anlayabilirsen, geleceği anlamlandırabilirsin.
YORUMLAR