'Hayır, düğün, cenaze ve ne sebeple giderseniz gidin köylere, hüzünlü bir tablo gözünüzden kaçmıyor. Yaş ortalaması hızla yükselmiş köylerin. En genci 40 yaşında ve ötesi yaşlılığın son dönemlerini yaşıyor.
Köyler, dağlar, tarım bölgeleri hep böyle. Uzun zamandır kaygıyla takip ettiğim bir Türkiye gerçeği bu.
Memleket meselelerine yıllardır kafa yoran bir insan olarak, yaşanılan bu savrulmadan büyük kaygı duyuyorum.
Neden mi?
Çünkü bu ülkenin sırtı çürüyor. Ve kimse farkında değil. Düşüncelerimi ve tespitlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Köyünde, tarlasında, yaylasında artık bu insanların karnı doymaz oldu. Kiminin suyu yok, kiminin elektriği, kiminin yolu. Üretiyor pahalı, satıyor ucuz. Kendisini unutmuş, çocuklarım diyor.
Okutursa okutuyor, okumazsa işçi diye şehir merkezlerine gönderiyor. Şehri gören o çocuklar bir daha köyüne, tarlasına ve yaylasına dönmüyor. O topraklarda beli bükük kadınlar ve erkekler çalışıyor. Daha doğrusu, uzatma dakikalarını çalışıyor.
İktidarların memlekete bakışları farklı. Köyle, toprakla, yaylayla fazla ilgilenmek istemiyor. Şehre gelsin, ucuz işçi olsun diyor.
Bir zamanlar dünyada, kendini besleyebilen 7 ülkeden birisiydik. Bugün et ithal ediyoruz. Baklagilleri ithal ediyoruz. Tahıl ithal ediyoruz. Ne acıdır saman ithal ediyoruz.
En fazla 20 yıl sürer bu iş. Artık o köylerde, o topraklarda çalışacak insan bulunmayacak. O dağlarda kaval çalan çobanlar olmayacak.
Ürpertilerim var, kaygılarım var..
Son bir asrın tarihi gerçekleri, uluslararası siyasetin acımasızlığı, jeopolitik hassasiyetimiz bana bir şeyler öğretti. Neydi bu öğreti?
Köyüne sahip çık, toprağına sahip çık, yaylalarına sahip çık.
Su getir, elektrik getir, yol yap imkân sun. Terk etmesin o insanlar köyünü, toprağını, yaylasını. Destek ver, güç ver. Kolla, teşvik et.
Asma köprülerimiz olmasın mı? Olsun. Metrolarımız, tünellerimiz olmasın mı? Olsun. Bölünmüş yollarımız olmasın mı? Olsun. Arena statlarımız olmasın mı? Olsun. Dahası ve dahası olsun.
Ancak önceliğimiz; köylerimiz, topraklarımız, yaylalarımız olsun. Bacalardan duman tütsün. Tarlalarda motor sesi eksilmesin. Yaylalarda çoban kavalı susmasın.
Şehirleşmenin getirdiği devasa dertleri, göçü önleyerek çözebiliriz.
Bu sayede, tekrar kendini besleyebilen bir ülke konumuna gelebiliriz.
Sadece bu kadar mı? Elbette değil.
Son bir asrın tarihi tecrübesi, bize şöyle seslendi: SIRTINI SAĞLAM TUT
O sırt köylerdir, topraklarımızdır. Dağlarımızdır, yaylalarımızdır. İneklerimiz, koyunlarımız ve keçilerimizdir. O sırt; bağrı yanık köylümüzdür. Alnı çizgili çiftçimizdir. Koca donlu, başı yemenili anamızdır kızımızdır. Dağlarda yanık yanık üfleyen çobanımızdır. Taşı sıkarken, suyunu çıkaran delikanlılarımızdır.
Bu vatanı, bu toprakları kurtarmak için, 1 asır önce nasıl ayağa kalktığımızı unutmamalıyız..
Mücadelenin ateşi nereden yandı?
O köylerden, o topraklardan, o yaylalardan yandı. Başkaldırdılar dağlardan, baş verdiler.
Alaşehir'in bağlarından, Bozdağ'ın tepesinden, Gördes'in Çomaklısından haykırdılar.
7 Düvel üşüştü üstümüze. Fakat hesap edemediler sırtımızın sağlamlığını.
Bilemediler o toprakların sırrını. Bilemediler o köylerin esrarını.
Aydın'dan Yörük Ali Efe'yi, Havran'dan Koca Seyit'i, Gördes'ten Makbule'yi göremediler.
Yiyelim, içelim ve kam alalım dünyadan diyebileceğimiz bir coğrafyada yaşamıyoruz. Al gülüm ver gülüm muhabbetinin, toprakları değil bu coğrafya. Böcek, çiçek hikâyelerinin anlatılacağı, bir coğrafya da değil bu topraklar.
Tarihin bütün tortularını, bütün ihtilaflarını yaşattığı ve şeytanın bıçakla saçlarını taradığı bir coğrafya burası..
Köyler tükeniyor, topraklar yavaş yavaş terk ediliyor. Dağlar, yaylalar eski ahenginde değil.
Kaygılıyım, ürpertiler içindeyim. Sırtımız mı çürüyor yoksa?'
Bu yazıyı yazmışım. 'Sırtımız Sağlam mı?' diye başlık atmışım. Yine bu sütundan, 7 Mayıs 2018 tarihinde yayınlanmış. Yani üzerinden bir yıl bile geçmemiş.
Bugün patlıcan biber fiyatlarıyla başlayıp, tanzim kuyruklarında devam eden bir hikâye ile karşı karşıyayız. Mesele, ne biberin ve ne patlıcanın fiyatıdır. Mesele, sırtımızın çürümekte olduğudur.
Siyaseten değil, akıl ve vicdan süzgecinde memleket meselelerine kafa yorarsanız, bugünü değil sadece, geleceği de görürsünüz. Ben geleceği gördüğüm için, o satırları yazdım.
Dev nüfus potansiyeline rağmen; Türkiye bugün, kendine yeten bir ülke değildir. Yıllardır kendine yetebildiği için, sosyal hayatı ve huzuru hiç bozulmadı. Fakat gelinen nokta, tehlike işaretleri vermektedir.
Köyler boşalıyor. Dağlar boşalıyor. Tarlalar kimsesiz kalıyor. Şehir merkezleri tıka basa doluyor. Hangi ücretle, hangi maaşla bu insanlar karnını doyurabilir? Sonra her türlü gıda maddesini, ithal etmeye başlıyoruz.
Betona gömdüğümüz paranın cüzi miktarını köye, dağa, çiftçiye ayırabilsek, bugün patlıcan, biber diye bağırmayız.
Tohum fiyatı, gübre fiyatı, ilaç fiyatı, mazot fiyatı, ekipman fiyatı, elektrik fiyatı geçen yıla göre yüzde kaç artmış. Antalya'dan İstanbul'a kalkan sebze yüklü kamyonun nakliyesi, geçen yıla göre yüzde kaç artmış.
Biberi ve patlıcanı yemesen de olur. Kış aylarında lahana kaç para, brokoli kaç para, ıspanak kaç para, pırasa kaç para, kereviz kaç para' gramı düşürülmüş ekmek kaç para?
Yanlış politika ve tercihlerle bu hale geldik. Geldiğimiz bu nokta, sadece iktidarın problemi değildir artık. Tüm ülkenin problemidir. Oy kaygısıyla, ateşli nutuklarla bu meselenin üzerini örtmek mümkün değildir.
Ve asıl beka meselesi konuşulacaksa, işte size beka meselesi.
Sırtımız çürüyor, hala görmezden gelebilir miyiz?
YORUMLAR