Ocak sonlarıydı. Sabahın alaca karanlığında Kuvayi Milliye Anıtı önünden şehre girdiğimizde, sisli bir Manisa sabah karşıladı otobüsümüzü. Otobüsün yan camlarından hiçbir şey görünmüyordu. Sanki uçakla bulutların arasında gidiyor gibiydik. Gördes kırsalında geçen çocukluğumun sisli sabahlarını hatırladım. Ne kadar da özlemişim. Gerçi biz ona sis değil “kör duman” derdik. Bazen o kadar yoğunlaşırdı ki bağıra çağıra sislerin arasında koşturur oynardık. Birkaç dakika sonra bizim otobüsümüz de sislerin arasında Manisa otobüs terminaline yanaştı. Terminalden bindiğim başka bir şehiriçi otobüsü beni eski otogar civarındaki üst geçidin altında indirdi. Kalacağım otel o bölgedeydi.
Birkaç saat uyuyup yol yorgunluğunu attıktan sonra giyinip otelden çıktım. Kuşluk vaktiydi. Sabahki sisten eser kalmamıştı. Otopark olarak kullanılan meydanın üst köşesindeki kafenin önünde başlayan yeşil renkli bir patikadan şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Yürümekte olduğum patikanın sağında solunda civardaki kafelere ait masa sandalyeler vardı. O bölgede genişçe bir alanda nedense yapılaşma yoktu. Beni nereye götürdüğünü bilmeden yeşil patika üzerinde yürümeye devam ediyordum. Patikayı çapraz kesen trafiğe açık cadde ve sokaklardan karşıya geçince yine yeşil patikayı takip ediyordum. Bir sokağın köşesinde lokma dağıtılıyordu. Gece yarısı mola yerinde içtiğim çorbanın üzerinden epey zaman geçmişti. Acıkmıştım. Daha ben istemeden, kâğıt bir torba dolusu lokmayı elime tutuşturdular. Lokmaların sıcaklığı torbanın altındaki elimi yakıyordu. Manisa’daki bir okulda görev yapan Fatma Öğretmen, Gazete Gördes’te “Manisa’da Asla Aç Kalmazsınız” başlıklı bir makale yazmıştı. Kahvaltı edecek bir yer aramaya gerek kalmadan, işte benim kahvaltım da elime gelmişti. Sıcak lokmaları atıştırarak yukarı doğru yürümeye devam ettim.
Genişçe bir caddeyi geçince yukarı doğru çıkan yol ikiye ayrılıyordu. İki yolun ortasından aşağıya doğru şırıl şırıl bir dere akıyor, geniş bir caddenin altında kayboluyordu. Meğer ben sabahtan beri üzeri kapatılarak ıslah edilmiş bir derenin üzerinde yürüyormuşum da haberim yokmuş. Yukarıdan aşağıya şehri ikiye bölen bu dereymiş meğer. Derenin sağ tarafındaki yoldan yürümeye devam ettim. Burası tarihi bir dereydi. Derenin de tarihisi mi olurmuş demeyin. İki yanına yapılmış yüksek ıslah duvarlarında kullanılan büyük kayalar ve yapı tekniğiyle, dere üzerine yapılan kemerli taş köprüleriyle, dere zeminindeki birkaç asırlık ulu çınar ağaçlarıyla burası gerçekten tarihi bir dereydi. Hatta duvarlardaki bu kaya parçalarının aralarında zamanla kendiliğinden çıkan bazı fidanlar gökyüzüne doğru yükselmiş, duvarda asılı duran asırlık çınar ağaçlarına dönüşmüşlerdi.
Bu tarihi duvarların üzerine sonradan balkona benzeyen çıkıntılar yapılmış ve oluşan ceplere birer bank konulmuştu. Civardaki evlerde yaşayanlar muhtemelen yaz aylarında kahvelerini alıp asırlık çınarların gölgesindeki bu banklara geliyorlardı. Bu cep banklardan birine oturup biraz dinlendim. Sosyal medya hesaplarıma falan baktım. Yan tarafıma bıraktığım lokma torbamı alıp kalkmaya hazırlanırken, yukarıdan aşağıya doğru hışımla gelen yaşlı bir teyze “O yağlı torbayı oturacağım yere neden koydunuz?” diye beni azarladı. “Torbanın dışında yağ yok ki! Bakın elime bile bulaşmadı” demeye gerek görmedim. Nasıl olsa beni dinlemeyecekti. Onun yerine “Biraz lokma ister misiniz teyzeciğim?” diye sordum. “İstemem!” dedi. Belli ki henüz afyonu patlamamıştı. Belki de evinde azarlayacak kimsesi yoktu. Kaldırımdan yukarı doğru yürümeye devam ettim.
Kalan son iki lokmayı yiyebilecek durumda değildim. Çöpe de atamazdım. İvaz Paşa Camiinin oralarda lokma ikram edebileceğim bir kedi aramaya başladım. Kenardaki bir çit bitkisinin altına sığınmış, altın sarısı kocaman gözleriyle, çakmak çakmak bana bakan siyah bir kedi gördüm. “Gel pisipisi!” diye çağırsam da o yerinden kıpırdamıyordu. Belli ki aramızda bir güven sorunu vardı. Lokmaları torbadan çıkarıp çöp bidonunun dibindeki bordürün üzerine yan yana koydum ve boş torbayı çöpe attım. Yukarı doğru birkaç adım attıktan sonra geri dönüp baktığımda, kedi olduğu yerden çıkmış, lokmaları kokladıktan sonra oturmuş, tedirgin bakışlarla benim uzaklaşmamı bekliyordu. Güven, zamanla oluşan bir duyguydu. Öyle “gel pisipisi” deyince şıp diye hemen oluşuvermiyordu. Biraz daha uzaklaştıktan sonra tekrar dönüp baktığımda, lokmalardan birisi ve siyah kedi ortadan kaybolmuştu.
Derenin en yukarısında son bir taş köprü daha görünüyordu. Ondan sonra Spil dağına yaslanan çam ormanları başlıyordu. Son köprüden derenin karşısına geçmeyi düşünüyordum. Ama tadilat nedeniyle köprünün girişleri demir parmaklıklarla kapatılmıştı. Geri dönerek daha aşağıdaki başka bir taş köprüden karşıya geçtim. Elleri ceplerinde oralarda oyalanan yaşlı bir amcaya “Sultan Camiine nasıl gidebilirim acaba?” diye sordum. O da azarlayan bir ses tonuyla “Sabahtan beri niye sormuyorsun?” diye çıkıştı. Ben kendisini ilk defa görüyordum ama galiba o epeydir benim farkımdaydı. Belli ki onun da evinde azarlayacak kimsesi yoktu. Ayaküstü biraz lafladıktan sonra yumuşadı, kibarca yolu tarif etti.
Sultan camii ve külliyesine pek çok farklı noktadan giriş yapabilirdim. Ama ben kaldırımdan caminin doğusundaki ana girişine kadar yürüyüp, tam elli yıl önce yatılı okul sınavlarına geldiğim zaman babamla birlikte tırmandığımız merdivenlerden, babamı da anarak cami avlusuna çıktım. O güne kadar gördüğüm en büyük ve en güzel camiydi. Üstelik iki tane minaresi vardı. Daha önce minaresi olmayan cami görmüş ama iki tane minaresi olan cami görmemiştim. Kim bilir, içerisi de ne kadar güzeldi?
Namaz vakti henüz gelmediğinden cami avlusundan külliyenin bahçesine doğru indim. Sağ tarafta lokma servisi hazırlığında olan başka bir ekip vardı. Selam verip kolaylıklar diledim. “Siz de mi belgesel ekibindensiniz?” diye sordular. Caminin girişinde teknik aletleriyle birlikte bir çekim ekibi görmüştüm. Kırarmış saçları enseden bağlanmış yaşlı bir adam görünce, beni de televizyoncu zannetmişlerdi herhalde. “Hayır değilim” dedim. Onlarla da biraz lafladık. Sonra, elli yıldır içerisini merak ettiğim bu güzel camide bir cuma namazı kılmak için şadırvana doğru yürüdüm. Bazen, bir niyet ile o niyetin gerçekleşmesi arasında elli yıl bile geçebiliyormuş, tabi ömrü olana.
Namazdan çıktıktan sonra Vilayet Konağı ve Kurşunlu Han civarlarını gezmek istiyordum. Çifte hamamların önünden geçip aşağı doğru yürürken karşı kaldırımda yine bir kalabalık gördüm. Şimdi de öğle yemeğim önüme gelmişti. Tavuklu pilav ve ayran sırası beklerken Fatma Öğretmenin kulaklarını bir kez daha çınlattım. Manisa’da insan gerçekten aç kalmıyordu. Sevgilerimle…
YORUMLAR